? ?ceki |

11/1/2009

BİR BRAHMANİST FALCI

Hindistan’da falcı hem çok hem de meşhurmuş.“Gidersen mutlaka

bir falcıya uğra, falına baktır. Demişlerdi. Hindistan’da falcıya

gitmek kısmet olamadı. Yurtdışında bulunduğum sırada gece

sohbetlerinde bir falcıdan, dediklerinin de gerçekleştiğinden

sıkça söz ediliyordu.
Hintli arkadaşım "Falcı Brahmanist" deyince aklıma, Brahmanizm’in

Tanrıları ve sınıf ayrılıkları nedeni ile sefalet içersinde milyonlarca

insanın acı çekmesinden rahatsızlık duyan BUDA ve söyleşileri,

asırlar sonra bir din olacak Budizm geldi.“Keşke falcı Budist olsa idi”

demem üzerine Hinli arkadaşım,
“Değişen dünya ile her şey değişiyor. Hindistan’ı görmelisin,

eskisinden çok farklı”. Dedi.

Uğraşılardan fırsat yaratarak bir akşamüstü Hintli arkadaşın

rehberliğinde bu meşhur falcıya gittik.
Karamsı kurumsu, yumuşak ve gizemli bakan, yavaş, yavaş konuşan,

her gülüşünde ağzındaki dişlerinin eksik olduğu görünen, sari giysili

65 – 70 civarı yaşlarda tipik bir Hintli Hanım.

Falcı Hanım geçmişten o güne kadar olabilirlik içeren birçok konuyu

anlatıyor. Tercüme ederken arkadaşımın yüzündeki hafif

gülümsemeler eksilmiyor. Ben ise karmaşık düşünceler içersinde

ciddi olmaya çalışıyorum.
Sanki karşımda Tanrı Apollon’ un falcılık yeteneği verip de yüz

bulamayınca bu yeteneği geri aldığı aşkı, gerçek bir falcı olan

Kassandra’ya kimselerin inanmadığı gibi bende Hintli Falcı

Hanımı inanmak ile inanmamak arasında dikkatle dinliyorum.

Anlattı, anlattı, anlattı. Birden sustu. Gözlerini kapattı.

Bekledi, bekledi ve dedi ki;
”Zaman gelecek ailenden biri çok sevinecek ama sen çok üzüleceksin”
Fal bitmişti.
Falcıdan ayrıldık. Hafif hafif çiseleyen yağmur altında ağır adımlar i
le yürüyoruz. Falcı hanımın dediklerini düşünüyorum.
Ailede ki birinin sevincine ben neden üzülecektim?

Ne demek istemişti?.Düşünmekten beynim zonkluyor.
Sevinç ve üzüntü, bu ikilem nedir? Özel bir anlamda mı söyledi?
Birden aklıma “Oğlum sevdiği bir yabancı kız ile evlenecek

yurtdışına gidecek “ demek istemiştir. Olsa olsa böyle bir ayrılık

beni üzebilir yorumu ile endişelerimden uzaklaşmaya çalıştım.


Yıllar sonra aileden biri sevindi. Bizlerde acısı yaşam boyu devam

edecek olay gerçekleşti.
Yıl 1980. Sevgi öğretmenim oğlum Emin Murad Ballıbaba,

25 yaşında sevgisinden yaratan sevgilisine kavuştu.

Elyazısı ile yazdığı dörtlükler ve kendi düşüncelerini içeren

aşağıdaki vasiyetini bıraktı.

Sevdi kardeş gönlüm seni
İnsanoğlu değil misin?
Sevgisinden var edilmiş
Hakkın kulu değil misin?

Ver ama içten gelerek ver
Gözünün içi gülerek ver
Dimdik değil eğilerek
İnsan olan böyle gerek

Yüce Tanrı el yaratmış
Vermek için, vermek için
Meyve biten dal yaratmış
Vermek için vermek için

Varın gidin ilan edin
Tüm dünyaya dostum bugün
Dört bir yana ferman edin
Kötülüğe küstüm bugün

Gönül erin olayım
Hak yolunda yanayım
Derde derman bulunca
Beni benden al Tanrım

Örnek olsun karıncalar
Ne var ise kötülükte var
Küçük taşlardan örülü
Şu gördüğün koca duvar

Seversen kardeşim
Gönlün neşe dolacak
Bir olun insanlar
Dünya cennet olacak

Sevgi nurdan ayettir
Bulana saadettir
En büyük ibadettir
Sevgiye gel sevgiye

Yaşamda bir gayemiz olması şüphesiz önemlidir.

Fakat bu gayenin ne olduğu, üzerinde durulması gereken bir konudur.
Yaşamın şu bölümünde “ bu hayatımızda” bize verilmiş, dünyaya

gelmekle yüklenmiş olduğumuz bazı görevlerimiz var.

İnsan kardeşlerimize vermemiz gerekenler var.

Gerçi dinlerde insanlara görevlerinin ne olduğu, nasıl olmaları

gerektiği anlatılmış ise de her bireyin kendi yapısına göre en uygun

şekilde vereceği ve dünyaya ekleyeceği “bilgi, sevgi, hizmet, yaratıcılık”

ile kendine düşen payı bulup çıkarması gerekmez mi?
... Ki o pay bizim içimizde.
O güç ile amaçlarımız öyle amaçlar olsun ki sadece bu hayatta kalmasın.
Hayatlar boyunca devam etsin.

Görüşmek üzere sevgilerimle,
Murad

     
Canım Oğlumun 28.Yıl anısına.
Avni Baba

 

 

 

 

25/12/2008

ÇOK ÇALIŞMAK MI – ÇALIŞKANLIK MI ?

  

Yaşamın başlangıcından sonuna kadar olan bölümlerinde
dengeli
tempo içinde ki bir uğraşıya  “ÇALIŞMAK“, yeni
düşünce ve
davranışlara varabilmek için verilen çabaya da  
“ÇALIŞKANLIKdenir ise doğru bir tanımlama yapılmış
olur diye düşünüyorum.

 

Yaşamda ki gereksinmeler olan ARAÇ’lara varmak için
çalışmalı,
bu sürede amaç saptanmalı.

AMAÇ’ı saptayacak bilgiye ihtiyaç varsa giderilmeli.

Elde edilecek yeni bilgiler ve meydana gelecek yeni
düşünceler ile
değişmenin, gelişmenin mümkün olacağı
biliniyorsa da yapanımız
çok az.

İş hayatına kendini kaptıran birey, para kazanmanın, daha
çok’a
sahip olmanın istek ve tutkusu ile asıl hedefin “amaç“
olduğunu
ihmal ederek, bu düşüncede kendine dönük
gelişmeyi sağlayacak
çalışmayı unutuyor.

 

Esiri olacak şekilde bir işe bağımlı yaşamak, bence
bütünlüğe
erişememekten ileri gelen hastalık.

Bugün ki iş hayatı koşulları altında “İşin esiri olmamak
çok zor,
elimde değil, nasıl yaparım?”
Gibi bahanelere sığınılıyor.

Böyle olunca da,

AMAÇ UNUTLMUŞ ve KABUL EDİLEN ARAÇ
olmuş olmuyor mu?

 

Amaç, kabul edilen araç’lara ( madde, mevki, şöhret, v.s.)
varmanın
kolay olmadığı da biliniyor.

Ne kadar çok çalışılıyor. İnsan neler, neler veriyor.

Çevresinden  ve kendinden neleri ihmal ve kayıp ederek
sahip oluyor.

Kısa olan şu ömürde neleri yitiriliyor?

Yaşayarak ve yaşatarak çalışmayı düşünmek gerekiyor.

 

O halde sadece iş hayatında yalnız çok çalışmak yetmiyor.

ÇALIŞKAN olmak da gerekiyor.

İnsanın amacını bulmaya yönelik yeni bilgi ve düşünceler ile

gelişmesine, İNSAN ve İNSANLIK için gerekli olan da
düşünerek
çalışmasına ÇALIŞKANLIK demek
doğru değil mi?

 

ARAÇ ve de AMAÇ için yapılan bu çalışmalar dengeli,

kararlı, zorlamadan ve istekle olmalı.

Kendini harcayarak edinilen araçlar, amaç olmadıkça

insanın kendisine ve çevresine fayda yerine zarar veriyor.  

Ne dersiniz?

 

Araçlara sahip olmak için tüketilir bir yaşam

Artık araçlar amaç oldu keyfine bak paşam

 

Mal, mülk, para, şöhret tümü dünya için ARAÇ

Araçları kullanıp insana ve insanlığa hizmettir AMAÇ

 

Sevgilerimle,

Avni baba

 

18/12/2008

L İ D E R L İ K

 

Lügat ve ansiklopedilerde Önder, Rehber, Führer, Chef, Duce,

Leader gibi isimler alan,“Bir ulusun, bir toplumun yol göstereni

ve yöneteni“ diye tanımlanan LİDER Toplumbilim deyimi...

 

Tarihsel süreçte zaman, mekân ve şartlar müsait, ulus – toplum veya

sınıfsal kitleler hazır olduğunda, şartları değiştirme ve geliştirme

yeteneğine sahip bireye gereksinim ile lider varlaştırılıyor.

 

Liderde “kararlılık + cesaret + ulusal çıkarlara ödün vermeyen +

ilkelere bağlı + şartlara göre değişimci + dinamik + hakların ve sosyal

adaletin savunucusu + uzlaşmacı + inandırıcı + tatbikatçı +

dürüst olmak “ gibi çok önemli olan özellikler, yetenek ve becerilerin

olması gerekiyor.
İnsan da böyle bir liderin yönetiminde bulunmaktan
gurur duyuyor.

 

Amma zaman, mekân, şartlar uygun ve kitleleri inandıran, örgütleyen

ve değiştiriciliği planlayan, yansıtan, yukarıda belirtilen vasıf ve

yetenekler sahip olan dürüst LİDER olsa da seçilemiyor, ulusuna

önderlik edemiyor.

Kitlerin çıkarları doğrultusunda taviz vererek inandırmak kolay

olduğundan bu özellikler olmadan da yönetici olunabiliyor.

 

Genelde dürüst ve akıllı olanı da doğru yolu gösteren bürokrat,

açık vermeyen sağlam kanunlar ve uygulayıcılar ile işbirliği yapılarak

siyasette başarının mümkün olacağının bilincinde...

Günümüz dünyasında ekonomik gücü olan sınıfsal kitlelerce lider

özellikleri olmayan, işlerine gelen bulunuyor, lider yapılabiliyor.

 

CANLAR,

Bir  ülke AKIL, DÜRÜSTLÜK ve SİYASET bir araya geldiğinde, şartlar ve

toplum da hazır olduğunda ulusal çıkarlara ödün vermeyen, hak ve

özgürlüklerin savunucusu dürüst liderler ile yönetilir diye düşünüyorum.

 

Sağlam bilinç ve idrak ile düşünerek bireysel çıkar için değil, vatanının

ve ulusunun çıkarları doğrultusunda düşünen toplum olarak yöneticinin,

liderin seçilmesi dileği ile...

 

Sevgiler,

Avni baba

 

5/12/2008

AYKIZ ile VENÜS


Uykusuz ve düşünceli soğuk bir gece...

Gökyüzü pırıl pırıl...

Sabaha saatler var.

Yıldızlar da Ay ile Venüs’ün ışıklarının altına saklanmışlar.

Ben de onları seyrediyorum.

 

AY ise denildiği gibi dede - mede değil.

Nereden çıkartmışlar şu yakışıksız “Dede” kelamını?

Gecenin karanlığında kadınsı kıvrımı ile “evrende yalnız ben varım”

edası içersinde ışık Saçan, rakip tanımayan, adına “Dolun Ay” bile

denemeyecek yaşta çok güzel bir AYKIZ…

 

Birbirini Güneş Babalarının kendilerini aydınlattığında gören bu

efsanevi ikili neden dargın? Uzayda insan denen varlık ta yok ki

aralarını açsın. Darılmalarına neden olsun.

Yoksa astronotlar mı bir halt mı ettiler de araları açıldı?

Belki de AYKIZ, insanoğlunun var olduğundan bu güne kadar

gündüzleri yaptığı hırs ve tutku Saçmalıklarına geceleri de

durmadan devam ettiklerini görüyor da üzülüyor.

Kırgın ve kızgın oluşunun nedeni olabilir diye düşünüyorum....

Sırtını VENÜS’E dönmüş, bir şeyler mırıldanıyor.

 

Ya VENÜS…

Diğer yıldızlar da herkesin VENÜS’ ü görmesini istercesine ışıklarını

söndürmüş bekliyorlar.

Venüs bu kırgınlığın farkına varmış olsa gerek, koşarak AYKIZ’ a

yetişmeye çalışıyor.

Bende arkandayım, bende varım diyor.

 

AYKIZ dünyada olanlardan bıkmış.

Gecenin yalnızlığında yol arkadaşı Venüs’e söyleniyor.

 

--   Bitemedi insan denen varlıkların birbirine yapmakta olduğu bu

      hunharca mezalim.

      Sen ki karanlıkta “Yol Gösteren” sin.

      Neden bir çare bulmuyorsun?

 

VENÜS, AYKIZIN haksız serzenişini hoş görerek konuşmaya başlıyor.    

--   Anlıyorum seni AYKIZ.

      Ben yokken sen bile karanlığı aydınlığa dönüştürme telaşı

      içersindesin.

      Ayrıca ışığınla benden de çok aydınlatıyorsun.

      Sen asırlarca nice bilgine, yazara, şaire ışık tuttun, ilham

      verdin de ne değişti?

     

Bunca zamandır nice “Aydınlar” insanlığı bizden çok

aydınlatabilmek için neler yaptılar.

 

Ya GÜNEŞ BABA’ mız insanoğlunu yalnız aydınlatmıyor,

hayat veriyor.

O ne kadar insan- oğluna kızgın da olsa her gün yeniden sabır ve

umut ile görevini yapıyor.          

      Bilirsin benim bir adım da “Çoban Yıldızı”.

      Ben yalnız insanların yollarını bulmaları için önlerini

      aydınlatırım.


     
Gönüllerin, düşüncelerin aydınlanması gerek.        

     
      
Kimler, yol gösterenler geldi, geçti.

      Neler söylendi, neler neler yazıldı?

      İnsanlık için neler yapıldı.

      Ama onca zaman içersinde bunca çabaya rağmen alınan yol

      bir arpa boyunu geçemedi.

      Yaratan bile dünyayı kaç kez değiştirdi.

      Amma ne değişti?

     

      Ne sen ne ben ne de bir başkası yapamaz.

      İnsan denen canlı varlık gönlündeki kiri, düşüncelerindeki pası

      yalnız kendi temizler ise aydınlanır.     

      Ancak o zaman insan ve insanlık için yaşar ve yaşatır…    

     

         Bunca kötülüğe son verilmesine sayılı yıllar kaldığını sen de

      biliyorsun.

      Hep ben konuştum. Şimdi de sıra sende.

      Anlat bakalım.

 

Aykız anlatmaya başlamıştı ki,

Tam bu sırada anlatacaklarını duymamı haklı olarak istemeyen

“ O “,

“AYDINLANMAK İSTEMİYORSANIZ KARANLIK GELİR”

dercesine işaretini verdi.

Pırıl gökyüzü kalın ve kara bir bulut ile örtüldü.

AYKIZ ile VENÜS kayboldu...

 

CANLAR,

NİCE AYDINLIK BAYRAMLAR DİLER, KUTLARIM...

Sevgilerimle,

Avni baba

1/12/2008

TANRIYI GÖNÜL YOLU İLE TANIYAN BİR ÇELEBİ

                      

Yıllar önce Üsküdar - Çiçekçi’ de rahmetli kayınpederim
Ali Nusret Efendinin oturduğu Kaptan Arif Paşa konağına
gidiyorum.
Kapıyı çocukların “dadı“dediği Arap bacı, güleç yüzünde yılların
izleri olan yaşlı bir hanım açıyor ve ciddi bir ifade ile,

-- “ Ne istiyorsun genç adam “ diyor.

-- “ Nusret bey evdeler mi?” diyorum.

-- “ Evde yoklar, “ Malesia‘ ya gittiler”.

-- “ Beni bekleyeceğini söylemişti, bir yanlışlık olmasın “.

-- “ Koca Mevlevihan yanlış yapar mı?”, ve devam ediyor.

-- “ Haaa, sen bedenini istiyorsun... O burada “ diyor ve buyur ediyor.

 

“ Ne dediğini bilmiyor bu kadın “ düşüncesi ile içeri giriyorum...

Az sonra Ali Nusret Efendi geliyor,
“ Hoş geldiniz buyurunuz oturunuz “ diyor.

Hoş-beşten sonra Arap bacının dediklerini söylüyorum.
Kayınpeder “ Siz ona
bakmayınız. O şimdi Malesia da olabilir,
cismani bedeni burada amma ruhani
bedeni ile seyahat ediyor olabilir ”
diyor.
O zamanlar bu konularda bilgi yoksunu
olduğumdan Kayınpedere de
açık vermemek için uzatmıyorum.

Oradan, buradan derken konu Mevleviliğe intikal ediyor.
Mevlevi Çelebiliği ile
nezaket ve zarafet içersinde Kayınpeder
anlatmaya başlıyor.

 

“Oğlum Avni, Mevlevilik;

Yaratanın en değerli emaneti olan insanı sevmeyi ve ona
hizmet etmeyi
ibadetlerin en yücesi olarak kabul eder.

 

Günümüz dünyasında insanlığın içinde bulunduğu çaresizliğin
ve çırpınışların ızdırabına, “ insana saygı ve sevgi birliğinin“
tesisi ile çözüm bulmanın mümkün olabileceği,
Mevleviliğin temel felsefesini teşkil eder oğlum... “

Ve devam eder:

“Mesnevi, Mektubat, Mecahs-i Seb’a, Divan-ı Kebir, Fıhi Mafih
adlı eserleri olduğunu
biliyorum. Amma en önemlisi Mesnevi ‘sidir.
Çünkü Mesnevi öğretici bir kitap... 

İslam kültürünün şiirle anlatımıdır. 26.618 beyitten meydana gelmiştir.

Hele Divan-ı Kebir deki aşk ve sevgi konusu muhteşemdir
vesselam.”

 

-- “ Hangisini okudun ?”, diye sordu.

Benden ses çıkmayınca okumadığımı anladı, amma gene çelebiliğin
getirdiği nezaket ile anlamazlığa gelerek devam etti.

-- “ Mesnevi biraz uzun oğlum, sen gençsin canın sıkılabilir.

Bak oğlum, Mevlana bir gün Yunus Emre ile karşılaştığında sohbet
ederken, Yunus’a Mesnevi’ i okuyup okumadığını sorar.

Cevap enteresan ve senin beğeneceğin gibi...

Yunus’un cevabı:

 *** Okudum. Çok uzatmış ve uzun yazmışsınız. Ben olsam,

Ete, kemiğe büründüm. Yunus diye göründümder,
 işi bitirirdim.***

diyor oğlum. Çünkü Hacı Bektaşi Veli ile Yunus, hakikatleri
kısa ve öz anlatırlar.

Mevlana ise daha ilmi ve akademik ifade ile anlatıyor.

 

Mevlevilikte mühim olan insanlar arasında inanan, inanmayan,
Müslüman,
Yahudi, Hıristiyan, dinli, dinsiz, v.s. diye bir ayırım yoktur.

Asıl olan, ayırım yapmadan şaşırmışa yardımcı olmaktır.

Tüm dinlerde yapılmakta olan ayırımın kimseye hayrı olmaz,
dirlik-birlik de kurulmaz.

Mevlana der ki “ Şekle kapılma, o zaman iki görürsün, hâlbuki “O” birdir,

diyor ve devam ediyor.

“ Aşk, ister o yanda ister bu yanda, hangi yanda olursa olsun,
seni sonunda
senin Tanrına götürecektir. Mevlana’yı anlamak için içten
gelen istek ve sabır ister.

Mevlevilikte Zikr (Zikir)  ve Sema vardır.

Sema insan ruhunun Tanrıya ulaşmaya çalıştığı bir vecd halidir.

Her kula da nasip olamaz. 

 

Oğlum şimdilik bu kadar yeter mi? Çok konuştum, seni fazla tutmayayım”,
dedi.
Elini öperek ayrıldım...

 

CANLAR

Bu güzel anıyı Mesneviden iki güzel beyit ile bitirelim.

 

Geçti gün der, etmeyiz keder,               

Ey tertemiz insan, sen var ol yeter.        

 

Anlamaz olgun adamdan, ham adam,

Söz, hem az hem öz gerektirir vesselam.

 

Sevgilerimle,

Avni baba

                                                                                                                             

Not:

“Malesia” Arap Bacının köklerinin olduğunu düşündüğü yer...