? ?ceki |

20/10/2008

RAST GELE

İlk balıkçılık serüvenim 6 yaşında iken babam ile başladı.

Her balığa çıkışımızda küçük – büyük, yenir – yenmez

yakaladığımız balıkları sepete atar, üstüne balıklar

kurumasın diye ıslak bir örtü koyardık.

“Yakaladığımız küçücük balıklar ve tanımadıklarımız yenir mi?”

diye sorardım.

Babam da “ Yenmeyenler kedilerin kısmeti oğlum “ derdi.

Etrafıma bakardım herkes ayni şekilde yapıyor, küçük - büyük,

yenir – yenmez diye bir ayırım yapmıyor.

 

Yıllar geçti bu alışkanlık devam etti.

Vaktaki bir ülkede balığa çıkışıma kadar…

 

İş arkadaşları “ Hafta sonu balığa gideceğiz, gelir misin “

teklifinde bulunuyor.

“ Aman sabah 5.30 da hazır ol. Geç kalırsak, gel-git başlarsa,

kanalda sular 1-3.5 metre çekiliyor, denize açılamayız.

Tembih üstüne tembih ile işi bağlıyoruz.

Sabah evin önünde, yolunda kenarında elimde bir poşet

bekliyorum.

Önde 8 silindirli dev bir Amerikan arabası, içinde iki arkadaş,

arkasında da mobil kızak üzerinde dört adet otomatik makaralı

baba kamışları sallanan koca bir tekne geliyor. Önümde durdu

ve kafayı uzatıp,“ Gelmiyor musun?. “diye sordular.

-- “ Geliyorum, neden sordunuz?. “

-- “ Kamışın yok, nasıl balık tutacaksın?”.

-- “ Hele gidelim, görürsünüz “, dedim ve arka koltuğa oturdum.

 

NOT; (Sonradan gördüm ki gel – git olayında deniz 1,5 – 2 mil

sahilden çekiliyor, vakti kaçıranlar, denize çıkamadıkları gibi

geride dönemiyorlar).

 

Yolda “ Balık yakalamaya değil hava almaya geliyor “

gibisinden takılıyorlar.

Onlar bizler gibi elde olta ile balık yakalamayı bilmiyorlar.

Limana geldik. Önce bir yem otomatından üç çeşit dondurulmuş

torbalar içinde yem alındı. Liman çok temiz ve gereği gibi

yapılmış.

Araba özel olarak yapılmış kanala geri geri giriyor.

Tekne yeterince suya girince yüzüyor. Araba kızağı alarak park

yerine gidiyor.

Tekne artık suda, motorlar çalıştırılıyor ve çıkış kordonu takip

edilerek denize açılıyoruz.

 

Vasi bir deniz, ne bir gemi ne de bir ada var.

Arkamız kara, önümüz okyanus.

Kerteriz alacak bir sahil var ama onlar kerterizden de habersiz,

kaptırmış gidiyorlar.

Sonunda motorları durdurdular. O koca kamışlarının iğnelerine

yem taktılar, bana da şöyle bir baktıktan sonra makaralarını

açıp büyük balıkçı havasında“ Balıklar Ezrailleriniz geliyor

diye bağırarak oltalarını salladılar.

Ben ise oturuyor onları seyrediyorum.

Onlar da benimle gırgırdalar.

Ben bekliyorum, bir balık tutsunlar da ona göre takım

hazırlayayım.

Uzun bekleyişten sora biri 10 cm’ den küçük bir yakaladı,

ben daha balığı göremeden acele ile tekrar denize attı.

Ne oluğunu anlamadığım için sordum.

-- “ O ülkede 5 inches = 12.5 cm’ den küçük balık tutmak

       yasaktır.

      Cezası her küçük balık için 10 YTL.

      Bu para ile iki kilo balık alırım” dedi.    

-- “ Peki kim, nereden görecek ki senin tuttuğun balığın küçük

       olduğunu” dedim

--”  Sahile varınca inspector / müfettiş gelir, tekne karaya

      çıkmadan her taraf aranır, teknenin

      altını üstüne getirir, temiz raporu verir, o zaman tekne

      karaya çıkabilir.

 

Eğer 12.5 cm‘ den  küçük balık varsa, adedi 10 YTL. ile çarpılır,

anında tahsil edilir, makbuz verilir ve tekne beş hafta

denizden men edilir”.

 

Ben bir VAAAY çekmişim ki, vay ne vay, şu işe bakınız.

Şu kontrole bakınız, şu

teşkilata bakınız. Deniz ürünlerini demek böyle koruyorlar.

Amatör ve Profesyonel Balıkçıların uygulamaları gereken kuralları

bildiren bir kitabı elime tutuşturdular.

-- “İşte kurallar ve cezalar, oku da yarın yanlış bir iş yapma“

     Dediler.

Ben kitabı okumaya başlayınca“ Sen balık tutmasını bilmiyorsun,

bizi uyutuyorsun “diyerek gülüşüyorlar.

Ne ise biri 25 cm kadar bizim Lüfer ile Kefal arası mahalli dilde

“Whyting” dedikleri bir tür balık tutuldu.

Balığı tetkik edişimi ve üç boy iğneli ve akıntıya göre iskandilli

oltamı hazırlayışımı merakla izlediler.

 

Yemleri taktım. “YA NASİP”  diyerek oltayı ağır ağır saldım.

Dipten bir karış yukarıda askıya aldım, bekliyorum.

Birinci, ikinci de tamam.

Üçüncüyü beklemeden yavaş yavaş çekiyorum.

Olta ağır ama balık hırçın değil, hem kuzu kuzu geliyor hem de

tekneye  sürtünmesinden gıcır gıcır ses getiriyor.

Ben ise keyiften dört köşe bir onlara, bir de denize bakıyorum.

Biri 30, diğeri 45 cm’ lik iki balığı görünce bunlar,

“ Bu imkânsız, adam çok sanşlı “ diye birbirlerine bağırmaya

başladılar.

 

O gün Tanrı yardım etti.

Birbiri ardına tam 73 adet balık yakaladım.

Hepside 25-30 cm’ den büyük amma ellerim acıyordu.

Uzatmayalım, gel-git çizelgesi nedeni ile sular çekilmeden

dönüşe geçildi.

 

Kanala girdik, indirme-bindirme yerine vardığımızda inspector/

müfettiş dedikleri görevli bir kumandan havasında, kartal

bakışları ile elinde evrakları bizi bekliyor.

Hemen tekneye atladı, araştırmaya başladı.

Direğin tepesinden sintineye kadar her yeri didik didik arıyor.

Bakmadığı yer kalmadı ve de küçük balık bulamayınca

sonunda balıkları koyduğumuz sepete sıra geldi, sepeti açtı.

Her halde o güne kadar bu kadar çok balık tutulduğunu

görmemiş olsa gerek, heyecanlandı ve:

-- ” Aman Tanrım, Bunları siz mi tuttunuz” diye sordu.

Arkadaşlarda;

-- “ Biz 5 tane tuttuk, gerisini bu Türk yakaladı “.

      Deyince Müfettiş bana döndü,

Bir şey söylemesine meydan vermeden 5 adet irice balığı seçtim.

-- “ Bu balıklar Türk’ ten size hediye, lütfen kabul edin “ dedim.

      Müfettiş yaklaşarak,

-- “Haftaya da balığa çıkacak mısın? Çıkacaksan haftaya da

     nöbeti ben alayım “. Demez mi?

   

Müfettiş temiz evrakını hazırladı, tekne sahibine imzalattı,

balıklarını aldı, tekneyi terk ediyor.

Tekne kızağına ustalıkla oturtuluyor. Araba çalışıyor.

Dönüş başlıyor.

Müfettiş el sallayarak bizleri uğurluyor.

 

Herkes memnun...

Önce küçük balıklar büyüyecekleri için...

Inspector nasibini aldığı için...

Arkadaşlar o güne kadar o kadar çok balık ile balıktan

dönmedikleri için...

Ben ise, Tanrımın beni mahcup etmediği için…

 

Canlar

Balık nasip – kısmet işidir.

Rast gele.                                                                                           

Sevgilerimle,

Avni baba                    

16/9/2008

K I Z M A K

KIZMAK : Osmanlıca da“Hiddet-Tehevvür” olan kızmak

sözcüğü  “Sinirlenmek, öfkelenmek ve sonunu düşünmeden

eyleme geçmek” anlamında tanımlanıyor.

 

Kimler kızıyor? Kimlere kızılıyor? Neden kızılıyor?

İnsan öncelikle kendine benzemeyene kızıyor.

Beklentilerine uymayan kişi ya da kişilere bir neden

bulup kızılıyor.

Eşler birbirlerine, anne - baba çocuğuna, büyük kardeş

küçüğüne, usta çırağına, öğretmen öğrencisine, amir

memura, üst astına, dikkatli dikkatsize, vs. – vs.’ ye, kızıyor.

Kızan kızana, kıran kırana bir yaşamdır gidiyor...

 

Neden kendi değerlerimiz içersinde beklenti de olunuyor?

Neden kişinin güç ve yetilerini tanımadan KIZILIYOR?

 

Birey karşısındakine bilemediği, düşünemediği, isteneni

yapamadığı kanısı ile mi kızıyor?

Böyle ise de bilinçsiz bir davranış olmuyor mu?

 

Kişiliklerin farklılığı düşünülmediği için mi kızılıyor?

O zaman da bilgi ve becerinin farklılığı suç mu ki kızılıyor?

 

Kendisi gibi yapamadığını düşünerek kızıyor ise kendi

düşüncesizliğine kızması gerekmiyor mu?

 

Kendi akıl, mantık, beceri değerlerinde olan beklentilerini

karşısındaki kişi ya da kişilerde bulamayınca kızıyor ise boşuna

sinirleniyor, kendine ve de karşısındakine yazık ediyor...

 

Özellikle de bireyler arasındaki ilişkilerde bilinçsizce yapılan bu

eylem çoğu zaman üzücü, öfke ile de kırıcı olabiliyor.

Düşünmeden kızmak, kırmak, üzmek yanlışlık ve haksızlık

olmuyor mu?

 

Yapıla gelen en büyük yanlışlıkve haksızlığın küçük yaşlarda

olanlara öfke ve sıklık ile kızılmasının adet haline getirilmiş

olmasıdır.

Hele ergenlik yaşında duygusal destek ve güven arayan

çocuğun karsısındakilerin istekleri doğrultusundaki

beklentilerini bulamayınca, farklı davranışına, yanlış

yapmasına öfke ile kızılıyor, kırıcı olunuyor.

 

Kızan iyiliği, başarısı için kızdığını, artık koca adam olduğunu,

dikkat etmesi ve öğrenmesi gerektiğini düşünebilir.

Ancak kızmak yerine anlayış ile karşılanıp hoş görerek, yapılanın

doğru olamadığı tekrar tekrar sükûnet ile güven verecek biçimde

anlatılarak, bilgilendirmek, kişiler arasındaki ilişkiyi

güçlendiriyor.

Devam eden öfkeli ve üzücü “kızmak – kızılmak” eylemleri

bireyi birlikte olduğu kişiden, çevreden koparıyor,

uzaklaştırıyor.

Konumuza açıklık getirebilecek bir anımı anlatayım.

 

Zaman zaman çocuklarından, ailesinden ve çevresindeki

kişilerden şikâyet eden ve sızlanan komşum kendisini

ziyaretimde gene başladı. Anlatıyor, anlatıyor...

Nefeslendiği bir sırada tüm aile fertlerinin birer kâğıt ve kalem

alarak ayrı yerlerde, birbirlerini görmeden kendi düzeylerinde

bir “Denizaltı” gemisinin resmini çizmelerini rica ettim.

Hepsi kendilerince “ Denizaltı “ resmi çizdiler.

Sonuçlar son derece şaşırtıcı idi.

 

Yedi yaşlarındaki küçük kızları denizin içinde kat kat ve bacası

tüten apartman çizmiş. Her kattaki odalar, odaların içinde

kişiler, eşyalar, daha neler, neler yapmıştı.

On bir yaşında oğlan denizin içinde pencereleri, kapısı, bacası

olan gemiye benzer bir resim çizmiş.

Baba ise pervanesi, dümeni olan denizaltıya hiç benzemeyen bir

gemi resmini yapmış.

Annenin resmi çok enteresan…

Balıkları, bitkileri ile ayni bir akvaryum ve içinde de yuvarlak

pencereleri olan zarif, uzun, ince bir cismin resmini yapmıştı.

“Hepiniz bu resimlere iyice bakınız, tetkik ediniz.

Ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız” diyerek ayrıldım…

 

KIZMADAN önce kendisini sonra da karşısındakini tanıyana,

sinirlenmeden, kırmadan eksikleri, fazlaları güzellikle anlatana

az rastlanıyor.

Her hangi bir olayda insan yaşça ister küçük, ister büyük olsun

davranış, düşünce, anlayış, anlatım, bilgi, beceri ve eylemin bir

diğerinden farklı olacağı unutulduğu için kızıldığının idrakine

varamayanlar kızıyor, kızmaya devam ediyor.

 

Kendi bilgi ve beceri düzeyinde olmayan kişiye, anlama ve

uygulamasında ki aksaklıktan meydana gelen bir olaya

kızmak insanın kendi düşüncesizliğine “KIZMAK“ olmalıdır...

 

CANLAR,

Bertrand Russell diyor ki:

“Ne kadar az bilirsen o kadar az kızarsın “

 

Düşünmeyi gerektiren bir söz…

Sevgilerimle,

Avni baba

 

 

28/8/2008

S Ü P E R

Yıllardır tanıdık, arkadaş ve mahallemizde ki derslerinde

problemi  olan gençlere yardım amacı ile karşılıksız dersler

veriyorum.

Bu anımı da yazmama neden olan bu gencin adı “CENK”.

Bence ismini yanlış koymuşlar. Hiçte cenk edecek bir

yapısı yok, ediyorsa bile kendisi ile cenk ediyor.

Gidiyor, geliyor derslere pek önem vermiyor. Ayrıca üstüne

gidilmesini istemeyen bir yapısı var. Ben de ne öğrenirse

kârdır düşüncesi ile üstüne gitmiyorum.

Ne zaman “Nasılsın, dersler nasıl?“ desem “SÜPER” diyor...

 

Birinci devre sonunda  karnesini almış, uğradı.

Nasılsın Cenk dedim. Cevabı “ SÜPER” oldu.

Karnen nasıl?“ Dedim, cevabı  geneSÜPER.

Karnesini verdi. Baktım, süper dediği karnede toplam

8 ders var, 7 tanesi zayıf...

Gerçekte SÜPER olan karne değildi, ama CENK süper idi.

 

Başka çocuklar gibi sızlanmıyordu. Üzgün, bıkkın değildi.

Dert etmemişti. Ne okuldan ne eğitimden ne de öğretmenler

kırık verdiler diye bir şikayette bulunmuyor, kendini haklı

gösteren bir nedene sığınmıyor,  az bulunan iyimserlik ile de

 Avni amca, beden eğitimi dersim pekiyi, sağlığım yerinde,

o yeter. Gerisi hal olur.”  Diyordu ve yüzü gülüyordu...

 

Yıllar sonra Cenk ailesi ile ziyaretime geldi.

İyi bir eşi, güzel ve afacan bir oğlu, memnun olduğu bir işi

ile Cenk gene SÜPER idi…

 

14 yaşında Cenk’ in böyle bir düşünceye varması beni

etkilemişti. O gün bu gündür “Nasılsın? İşler nasıl? “diye

soranlara cevabım her zaman tek bir kelime “SÜPER” oldu.

Kötümserlik yarınımızı karartan, başarımızı azaltan,

hatta yok eden bir olgu.

Sağlıklı ve iyimser olabilmenin, bu günün kayıplarının bile

geleceğin kazancı olarak görmenin anahtarı olduğunun

bilincinde olmak, çok doğru ve güzel bir düşünce...

 

CANLAR,

SÜPER bir yaşam dileği ile...

Süper Sevgiler,

Avni baba

1/8/2008

D U R U G Ö R Ü

PARAPSYCHOLOGY = PARAPSİKOLOJİ ‘sözcüğü:
   İNSAN AKLININ VE RUHUNUN GERİSİNİ - ÖTESİNİ 
     ARAŞTIRAN VE ÜZERİNDE ÇALIŞAN BİR DAL “
olarak tanımlanıyor...
Birleşik bir kelime olan PSİKOLOJİ sözcüğüne PARA
ilavesinden oluşuyor.
PSYCHOLOGY  = THE STUDY OF HUMAN MIND OR SOUL =
İnsan beyni ve ruhu üzerinde çalışmak...
PARA = BEYAND = GERİSİNDE
PARAPSYCHOLOGY =
“THE STUDY OF BEHIND THE HUMAN MIND OR SOUL
Dilimizde tanımı:
İnsan aklının ve ruhunun gerisini – ötesini araştırmak
ve üzerinde çalışmak...
Bu kısa özetten sonra esas konumuza başlayabiliriz.

Yıl 1980. Rahmetli oğlum Murad’ın vefatından sonra kitapları
arasında kendisinin dış ülkede iken aldığı “ Holland Herald 
dergisi buldum. “ Volume 14 – number 9 ”.
Mecmuanın kapağında kabarık saçları kırlaşmış yüz ifadesi
derin, 70 yaşında gözlüklü bir adam resmi ve altında
“ CROISET – THE CLAIRVOYANT “ yazıyor.
“CLAIRVOYANT = Durugörü sahibi olan =
Görünenin gerisinde görünmeyeni, herkesin göremediğini
gören kişi olarak tanımlanıyor.

Konu ilginç... Ülkemizde pek önemsenmiyor ve birçokları
ve bilhassa bazı tıp erbabı da“ falcı “ diyor. Birçok şarlatan
olan falcı ve medyumlar bu konuyu kendilerine benzettikleri
için gerçek “Durugörü” yeteneği olanlara da değer verilmiyor.
Bu konudaki şüphelere, safsataya açıklık getirebilmek ve en
önemlisi içimizde bu nitelikte bulunan bireyleri ve çevrelerini
aydınlatmak için sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.
                                   
Gerard Croiset 1909 Hollanda doğumlu. 10 Yaşında okul da
düşen ve acı ile haykıran bir kız çocuğunun kalçasına elini
koyarak “ Burada kırık var. Kemikte ki kırığı karanlık bir
çizgi olarak görüyorum “ diyor ve hocasından dayak yiyor.
Ağlayarak eve giden Gerard ayni olayı evde de anlatınca
sütannesi tarafından da dövülüyor.
Fakat hastanede yapılan tetkik sonuçları Gerard’ ı haklı
çıkartıyor. O günden sonra başlayan ve yıllar süren
çalışmaları sonucu insanlığa büyük yardım ve hizmetleri
ile tanınan Gerard Croiset meşhur oluyor.
Kimselerin göremediklerini yıllarca görüyor, buluyor,
söylüyor, sağlıklarını kazanmasına yardımcı oluyor...

Bu hasletinden dolayı da çocukluk yaşlarında ailesi ve çevresi
tarafından “ Problemli çocuk- Baş belası “ olarak her zaman
hor görülüyor. Bunlara rağmen yılmıyor, görüyor, söylüyor.

Ta ki Utrecht Üniversitesinde Prof. Willem Tenhaeff tarafından
1945 de keşfedilene dek sürüyor. Sonunda CLAIRVOYANT’ lığı
resmen kabul ve tescil ediliyor.
35 yıl G. Croiset ile birlikte çalışıyorlar. Üniversitede kendisine
hocalık veriliyor. Her ülkede insanlığın yardıma koşuyor.
1950’ lerde Uluslararası şöhrete erişiyor.
Tıp ile işbirliği yaparak tıbbın çaresiz kaldığı konularda teşhis
ve tedavide bulunuyor. Güvenlik güçlerine, polisiye vakalarda
meçhul cinayet suçlularının, kayıp olanların bulunmasına
yardımcı oluyor, vs. ve vs…  

Bakınız bu konuda ne
diyor...                                                                                                                                                                                                                                              
                                                                                                                                                                                                                                                                             
 “ Bana verilen güçlere ben de hayret ediyorum “ diyen
Gerard’ ın bir özelliği de ayni zamanda bir “PARAGNOST “
olması. Latince’den gelen birleşik kelimenin anlamı ise;
Para = Beyand = Gerisinde.  Gnosis’ ten gelen Gnost =
Meaning knowledge = anlatılan ifadede bulunan
bilgi anlamına geliyor.                                                                                                 
PARAGNOST = Bir olayda verilen bilgiden geçmiş ve hal
durumlarını gören, bilen kişi. Bir resim, bir mektup,
kişinin oturduğu sandalye, kişiye ait bir nesneden bilgi edinen
paragnost, o kişinin geçmişini ve halini, nerede ve nasıl
olduğunu, ne yaptığını, sağ mı, ölü mü olduğunu söylüyor.
Hatta geçmişte olan doğa olaylarına, fosillerin ölüm nedenlerine
varan bilgiler veriyor.
Fotoğrafa bakarak şifa bulamamış hastalara ve de bu konuda
işbirliği isteyen doktorlar yardımcı oluyor.
Bir maddenin de her türlü bilgiye sahip olduğunu ve bu bilginin
alınarak kullanıla bileceğini Amerikan, İtalyan, İsviçre, Alman,
Hollanda ve Japon bilim adamlarının önünde ispatlıyor.
Yayınlanmış 17 kitabı mevcut.

 İnsana ve İnsanlığa unutulmaz hizmetler veren saygı ile anmak
istediğim G. Croiset;
“ Ben doktor değilim fazla bir eğitim almadım.
İnanıyorum ki ihtiyacım olduğunda gelen
bir güç ile yapabildiğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum.
“O” nedir derseniz isimlendiremem.
Gerçeği ancak siz bulabilirsiniz.
Çünkü “O” öyle sınırsız ve sonsuz ki”,diyor...
Tanrı sevgini bu güzel insandan eksik etmesin.

 Evet Canlar,
Farklı ve ilginç bir konu...
Yabancı ülkeler Üniversitelerinde PARAPSİKOLOJİ kürsüleri var.
Henüz bazı doktorlar “ Tıp bilimdir ve
TIP= The Science of Medicine” diyerek bu konuya eğilmiyorlar
veya eğilmek istemiyorlar.

Bence TIP henüz müspet bilim olduğu belli değildir.
Tıbbın bilim olması için daha çok uğraşı ve zaman istiyor.
Asırlar önce Hipokrat’ ın söylediği: 
“ Hastalık yoktur. Hasta vardır “sözü günümüzde de geçerli.
Yapılan bir tedavi bir hastaya sağlığını kazandırıyor, ayni tedavi
ayni hastalıktan muzdarip olanı öldürüyor ise tıbba
ne demek gerekir?
BİLİM’ in sonucu değişmez.
Çünkü  kullanılan ilaç ve yapılan tedavi sonucu
( biri iyi diğeri kötü oluyorsa) hastalarda aykırılıklar
görülüyor, sonuç değişiyor ise tıbba ne demek gerekir?
Karar sizin...

Sonsuz Sevgi ve Enerji daima sizlerle olsun…
Avni baba

N O T:
Parapsikoloji ilginizi çekebilir.
Çevreniz de böyle kimseler olabilir.
Merak edenler geniş bilgi edinmek isteyebilir.
Kütüphanelerde ve kitapçılarda bazı kitaplar bulabilirsiniz.
Dikkatli okuyunuz. Konuyu bilmeyenlerin tercümeleri adamı
zıvanasından çıkartabiliyor.
Güvenilir kaynak olarak verebileceğim adres aşağıdadır.
Bildiğiniz dilde yayın ve kitap temin edebilirsiniz...

Adres: 
INSTITUTE OF PARAPSYCHOLOGY
UNIVERSITY OF UTRECHT – HOLLAND

 

16/7/2008

G Ü L E B İ L M E K

                                                                                  

Yaşanılan Kurtuluş Savaşı, ne bir ülkede nede bu dünyada 

bir eşi görülmemiş ve görülemez bir savaş. İngilizler, Araplar 

Yunanlılar, Ruslar da Ermeniler ile birleşmiş, Fransız da

onlara katılmış Anadolu yakılmış, yıkılmış, kana bulanmış,

harap olmuş.  İç ve dış harplerde öle, öle bir avuç kalmış 

Anadolu insanı perişan, yoksul ve yorgun.

Bütün bu mahvolmuşluktan kurtulmayı başarmış, azim ile

ayakta durmaya çalışan ve iyileşme yolunda sancılar çekerken

II. Dünya Harbi başlıyor.

II. Dünya Harbine girmiyoruz amma, dünya ekonomi

dengesinin bozulması ülkeyi de fazlası ile etkiliyor.

Fakir ülkemizde yokluk yılları başlıyor.

Bez+ Kömür + Gaz yağı + Ekmek yok.

Hepsi karne ile. Çocuğa çeyrek ekmek, büyüğe yarım ekmek

bir günde. Şeker, un, et yok. Benzin yok, vasıta yok, iş yok,

aş yok, para yok.

Yok oğlu yok. Ama karaborsa var. Geceleri karartma var.

Ayakkabıda pençe üstüne pençe var.

Pantolon da yama üstüne yama var.

Bu yokluk insanımızda gülebilmeyi de yok etmiş, hele aç karın

ile de hiç gülünemeyen, yaşamayanlara masal gelen

gülmeyi unuttuğumuz yıllar.

 

Bu yoksulluk içersinde rahmeti babam,

” Bir kahkaha, bir kalem pirzola yerine geçer” der ve bizlere

yaşamın ilacı olan coşku ve huzuru vermeye çalışırdı.

Kardeşim ile de güldükçe, birbirimize

Karnın doydu mu?diye sorardık.

Yıllar sonra karnım doydu ama anladım ki;

İNSAN ZENGİN DE OLSA, KARNI DA DOYSA

İÇTEN GÜLMEDİKÇE “ RUHU AÇ KALIYOR...

                                                          

Günümüzde de yüzlerde ki ifadeler üzüntü, hüzün ya da

asık ve ciddi biçimde görülüyor.

Hele güleç yüzlü kadınlarımız yok denecek kadar az.

Gülenine de, geçmişten gelen ve iyi olmayan Kadın gülmez“

düşüncesi ile de çirkin bir yakıştırma yapılıyor.

Anne, baba gülmesini bilmeyince, çocuklar da gülmesini

öğrenemiyor. İlişkilerimizde de yüzümüz gülmeyince işler

zora giriyor. Sohbetlerde fıkra anlatana bile az rastlanıyor,

az gülünüyor.

Hiç bir şey kendiliğinden olamadığına göre, neden az gülünüyor?

Düşününüz?

Gülmemenin nedeni istek ve tutkuları elde edememenin sıkıntıları

ise, gülmek için de mutluluk bekleniyorsa, yaşamda yapıla gelen

hatalardan biri olmuyor mu?

Mutluluk elde edilse bile, yeni mutlulukların arayışı başlıyor.

Dolayısı ile gülmek, mutluluk bağımlılığından kurtulamıyor.

Materyalist dünyada sahiplenmek, haksız kazanç, çalmak vs. ile

mutluluğu tanımlayanlar çoğaldıkça gülen yüzler de azalıyor,

dersem ne dersiniz?

 

İnsanoğlu, hep başarmanın, her zaman kazanmanın, her istediğini

elde etmenin mümkün olmadığını ve yaşamın negatifler- pozitifler

dengesi olduğunu biliyor, kaybetmenin de geleceğin kazancı

olacağını kabulleniyorsa gülebiliyor...

Rahmetli Murad oğlum da bir işe elindeki tüm imkânları ile

teşebbüs eder, sabır ile kendisi için iyi olmasını diler,

olmayınca da derdi ki;                                                                                                    

“ HAK ŞERLERİ HAYIR EYLER, MEVLA NEYLERSE GÜZEL EYLER “

der ve yüzü hep gülerdi.

 

Konuyu bir fıkra ile gülerek bitirelim.

Okulda resim dersinde öğretmen;

-- “Çocuklar, konu hayvan resimleri, haydi çizin bakayım"

10 dakika sonra Ahmet el kaldırır,

  Bitti hocam, bakar mısınız” der.

Öğretmen yanına gelir. Resim kâğıdının üzerinde bir sinek duruyor.

Çocuğun bu sinekten şikâyetçi olduğunu zanneden öğretmen eliyle sineği kovalar.

Ama sinek hiç hareket etmez.

Biraz daha dikkatli bakınca da sineğin gerçek olmadığını görür.
Öğrencisinin çizdiği sinek resmi.

Öğretmen şaşkınlıkla sorar:

--  Sen şimdi 10 dakikada bu resmi mi yaptın?

--  Evet öğretmenim.

Öğretmen inanamaz. Başka bir resim yaptırmayı düşünür.

--  Pekiyi bir de at resmi yap bakayım.

Ahmet öyle bir at resmi çizer ki, at sanki kâğıttan fırlayıp çıkacak.

O kadar muhteşem.

Şaşıran öğretmen:

--  Yavrum beni hemen babana götür. Sen müthiş bir yeteneksin.

     Burada harcanırsın. Derhal Güzel Sanatlara transfer olman lazım,

     babanla konuşmalıyım, der.

Son dersten sonra Ahmet'le beraber yola koyulurlar. Ahmet küçük

iken annesi ölmüş, babası ile yaşıyor.

Dar bir patikadan ilerleyerek bir gecekonduya gelirler.

İçerde, yatakta dizlerini karnına çekmiş, eli kolu sargılar içinde yatan

Ahmet’in babasına öğretmen:

--  Geçmiş olsun efendim.

--  Teşekkürler ederim, der adam.

--  Ben oğlunuzun...

Adam öğretmenin sözünü keserek "Allah kahretsin oğlumu" deyince,

-   Aman böyle söylemeyin, yaptığı resimler...

Adam gene öğretmenin sözünü keser,

--  Onun yaptığı resimler yerin dibine batsın der.

Öğretmen;

--  Ama beyefendi böyle yetenekli bir çocuğunuz var, gurur

    duymalısınız ve …

Öğretmen cümlesini tamamlayamadan adam konuşmasına devam eder.

--  Yeteneğine başlatmayın. Yeteneği de batsın veledin...

Öğretmen sorar,

--  Pekiyi ne oldu, niçin böyle kızgınsınız oğlunuza?

--  Neden olacak, dün gece eve biraz çakırkeyif geldim.

   Bu velet nârıbeyza soba borusunun üzerine çıplak kadın resmi çizmiş...

 

CANLAR,

DİLERİM YAŞAM BOYU YÜZÜNÜZDEN GÜLÜCÜKLER EKSİK OLMASIN...

 

Sevgilerimle,

Avni baba